Yaşamda bir yolcu

• 5/1/2009 - İnsan Yüzleri

Kategori: Psikoloji

İNSAN YÜZLERİ

Prof. Dr. Ahmet İNAM




HIYARLAR DEVRİM YAPAMAZ

Neden hıyarlar var dünyada? Yanıt basit: Dünya bir bostan. Peki, neden gülistân değil? Hiçbir zaman olmadı, belki. Kavga, güç elde etme savaşı, sahip olma kaygısı ile yaşanan çatışmalar. Ben merkezli, kültür merkezli, ırk merkezli dünya görüşleri… Yaşam kavgasının aman vermez zulmü altında ezilen insan, tarihi boyunca hıyarlığını inceltecek kültür ürünleri (sanat, bilim, din, düşünce alanlarında…) ortaya koysa da kendi yaşam alanını bostanların dışına çıkaramadı. Giderek acımasız kapitalist düzenin yarışmalarla varolmaya çabalayan insanı, hıyarlığını geliştirdikçe daha başarılı olacağını düşünüyor. Hıyar olmayan ‘yırtık’ olmayan, atılımlar yapıp, yatırımlar geliştiremez. Hıyar değilseniz, bu düzende varolamazsınız. Hıyarlardan çıkıyor iş adamları. Hıyarlardan çıkıyor iktidarı ele geçiren insanlar. Saldırgan, atılımcı, iş bitiricilerin önemsendiği, değerli görüldüğü bir dünyada, hıyarlardan rahatsız olunmuyor. Hıyarlar el üstünde tutuluyor. Hıyarlar sınav kazanıyor. İşe giriyor. ‘Yukarılara’ doğru tırmanıyor. Politika, hıyarların oyun alanı olmuş. Dünya hıyarların dünyası. Çevresel koşullardan, toplumsal, ekonomik, kültürel nedenlerden dolayı. Kaba, kendi kabalığını kabul edemeyecek kadar vahim bir gaflet içinde! Karanlık yanlarını fark edebilecek duyarlılıktan yoksun. Entel, bilgi küpü ama bilgisi dünyasına sızmamış. İç üzerine kitap yazıp, kendisini içinde göremiyor. Sözcük şaklatıyor. Felsefe yuvarlıyor. Bilgi kumkuması. Kibrinden, yüksek perdeden konuşmasından yanına varılamıyor. Ruhu kanıyor. Bakımsızlıktan iç dünyasını yaban otları bürümüş. Toplumsal, politik, ekonomik, kültürel çözümlemeler yapıyor. İçinden gelen sesleri dinlemesini bilmiyor. Kabalığı, hıyarlığı, yüksek düşünsel gücünden ve bilgisinden geldiği sanılıyor. Oysa, bilgisi ve düşünsel gücü, iç dünyasına ulaşamıyor. Hıyar böylece narşisist imgeler yaratıyor, kendisi hakkında. Bu imgeleri kendi sanıyor. Tapıyor bu imgelere. Bu, yarattığı kendi imgelerim ‘beslemek’ için, kendisini sevecek insanlar arıyor. Kimseyi sevemiyor.

Teknoloji ve bilimin hıyarlarla ilgisi var mı? Olmaz mı? Çağdaş bilim ve teknoloji, hıyarları besliyor. Model kurmaya, deney yapmaya, sınamaya, yanılmaya ayrılmış bir yaşamın gündeminde hıyarlık yok. Peki, kimin sorunudur, hıyarlar? Hepimizin. Hıyarlığını fark etmiş insanların.

Bütün dünya bostana dönmüş dediğimde elbette kendimi de azılı hıyarların arasında görüyorum. Sıkıntım, keskin Freudgillerden dostların sanabileceği gibi, bir ‘yansıtma’ sorunu değil. İçimin hıyarlığını dışa vurup, herkes hıyar demiyorum. (Biraz etkisi vardır elbette!) Hıyarlık, çağımızın en büyük sorunlarından biri. İlim irfan yoluyla, ‘hıyarsızlaştırma’ kampanyaları ya da eğitimleriyle tez elden giderilebilir bir ‘üst yapı’ sorunu değil! Bir yaşama sorunu. İnsan olma sorunu. ‘Sev’ denmiş, ’say’ denmiş. Bunların ince yaşam durumlarına nasıl uygulanacağı bilinmiyor. Nasıl seveceğim? Kendisi olabilen, kendi yaşamına sahip biri olarak nasıl seveceğim? Biricik bir insan olarak, biricik sevgilimi, yaşadığım biricik ortamlarda nasıl seveceğim? Biricikliğimizi yaşayabilme, genel ahlâk ilkelerinin özel durumlarda gerçekleştirilebilmesi, yaşama ustalığı burada. Yaşama ufukları dar; kendisiyle karşılaşmamış, giderek kendisine hiç rastlamamış insanların dünyasında hıyarlaşma hızlanıyor. Güçleniyor.

Hıyarları önce dostlarımda gördüm. Sağolsunlar, bu konuda benim gözümü açtılar. Hıyarân diye bir kitap yazdım. Hıyarca yazılmış bir kitaptır. Sonra anladım ki ben de az hıyar değilmişim. Hıyar olmayanlara (gül mü diyeyim onlara?) rastladıkça yüreğim burkuldu. Hem kıvanç duydum, şükrettim, içimdeki sonsuzluğa: Hâlâ güzel insanlar var. Bu çirkin yaşam çarkının kirletemediği. Biliyorum, insan, hâlâ onlar var diye insan. Dünyanın yönetiminde yerleri yok. Belli etmiyorlar kendilerim. (Eski deyimiyle, ‘mahviyet mesleğine mensup’lar!) Hem içimin bir yerleri sızladı. Kalakaldım. Kendimin hamlığını görmekten.

Dostlarım, bana her gün bostanda yaşadığımı anımsatıyorlar: “Ahmet, sakın kendini gökyüzünde sanma, burası bostan. Burada gücü gücü yetene bir kavga, entrika, stratejik davranışlar, kullanma ve sömürme ilişkileri egemen. Burası, Platon’un göğü değil! Burası Epikür’ün bahçeleri, Stoa’nın aradığı ‘âsûde bahar ülkesi’ değil. Burası sana göre değil. Silâhların, ağır iş makinalarının, güneş gözlüklerinin arkasına ruhlarını gizleyebileceklerini sanan, kendine, dünyaya, geleceğe, doğaya, evrene karşı acımasız, kaba odunlaşmış insanların dünyası.

Elinde bastonu, iki büklüm yürüyen huysuz bir yaşlı adamın dünyadan yakınması değil bu söylediklerim. Teknoloji, birçok yaramızı sararken hıyar olma potansiyelimizi hızla arttırıyor. Bizden sonrakiler, belkide bizi şöyle anacaklar: “Yirminci yüzyılın sonları, yirmi birinci yüzyılın başları mı? Çok hıyar vardı dünyada, hem de çok”. Bir zamanların ‘Kahramanlar Çağı’ gibi, çağımız belki de ‘Hıyarlar Çağı’ olarak anılacak.

 

 

 

 

Hınzırlar

Teknoloji yoğun dünya değişiyor hızla. Akıl diye bildiğimiz, 'tek' olduğunu sandığımız gücümüz bileşenlerine ayrılıyor: Ben yazılarımda adlarını anıp duruyorum, teorik akılın yanında, denetleyen, anlayan, şiirleyen, erotik, bağlanan, eleştiren akıllar, ortak akılla düzenleniyor. Akıl bölünmesi ya da çoğalmasının ardında, farklı boyutlarıyla çeşitli insan tipleri oluşuyor! Bunlardan biri de 'hınzır' insan tipi!

Hınzır, zeki, çok zeki insandır. Zekâsı, onu seçeneklere, bulduğunla yetinmemeye götürür. Kendisine öğretileni, verileni hızla kavrar, çerçevesini çizer kafasında. Bu çerçeveyi irdelemeye başlar, didikler. Sorgular.

Eski Yunan'da sofistler hınzırdılar. İnançsız hınzırlar! Her savı çıkar karşılığında savunabilirlerdi. Tartışmayı, araştırmayı bir oyun olarak görenlere 'hınzır' diyemeyiz. Hınzır, bir hedefin, bir kaygının, bir inancın ardındadır. Sokrates bir hınzırdı. 'Hakikat'ın peşine düştüğü için! Toplumunun inançlarıyla yetinmediği, onları sorgulamayı seçtiğinden. Üstelik, kullandığı ironi, hınzırlığını pekiştiren bir özelliğidir:

'Bilmiyorum' der, örneğin. Amacı, bildiğini sanan insanların, bilgi sanılarını çürütmek, onları araştırmaya itmektir.

Her araştırmacı hınzır değildir. Her aydın, her entelektüel, her bilim adamı, her sanatçı. Hınzır, çağından, çağındaki kültürel ve bilgi ortamından rahatsız olanlardır. Memnun, yetinen, hoşnut kalan, kabul eden, verileni irdelemekten kolayca vazgeçen hınzır olamaz.

Hınzır, zoru olandır. Derdi olan. Taklit eden, basmakalıp görüşler içinde kalakalan, memur zihniyetli insan hınzır değildir. Basmakalıp insan kurnaz olabilir ama hınzır olamaz.

Benim hüsnü kuruntularımdan biri de hınzır olduğumu sanmamdır. Hınzır insanları severim. Onların seçenekli dünya arayışlarına vurgunumdur. (Örneğin Fayerabend! , Nietzsche!) Hınzırın ahlaksızına domuz diyorum. Zekâsı dünyayı çabuk kavramaya götürür onları; düzenin zayıf yanlarını çabucak görüverir, bu zayıf yanlarından yararlanmaya çalışırlar. Ülkemizde bunlardan çok sayıda vardır. Bankaları, kurumları soyanlar, ticarette farkedilmeyeceğini düşündükleri hilelerle para kazananlar, hınzırın ahlaksızıdırlar. Bilim ve sanat alanlarında da ahlaksız hınzırlar vardır. Kurnazlıkla doktora tezi yazan, insan ilişkilerini başarabildiği için akademik merdivenleri tırmanan akademisyenler bu gruba girer.

Zekâ ve kurnazlıkla sanki 'ustaymış' gibi şiir yazan şairler var edebiyatımızda. Adı ünlüye çıkmış nice ahlaksız hınzıra her çağda rastlayabilirsiniz.

Hınzırları severim, domuza dönüşmemişlerse. Masum hınzırlar, dünyamızın kokuşmasını engellerler. Tez elden, basmakalıp, üstünkörü çözümleri sevmezler. Hınzır kuşkuyla bakar önerilere: Kandırılmaktan, aldatılmaktan korkar. Kuşkusu, sağlıksız bir kuşku değildir. Araştırmayı, yeniden gözden geçirmeyi sağlar.

Söylediklerimden, filozofun, saygın sanatçının hınzır olması gerektiği sonucunu çıkarabilirsiniz. Karşı çıkmam bu görüşünüze. Ben filozofun hınzırını, sanatçının hınzırını severim. Saf, çocuksu, tertemiz, pırıl pırıl olanlarına da (örneğin felsefede Spinoza, bizim şiirimizde Behçet Necatigil!) saygı duyarım, hayran olurum. (Örneğin, yine felsefede Husserl böyle bir masum, çocuksu filozoftur! Rousseau, Derrida hınzırdır! Nedense Einstein bana çocuksu yanlarına karşın hınzır biri gibi gelir!)

Hınzırın Türkçemizde olumsuz çağrışımları yok değil! Bu çağrışımların olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla, bir hınzırlık ahlakından, adâbından söz edebiliriz. Hınzırlıkla, daha önce söylediğim gibi kurnazlığı birbirinden ayırmak gerekir. Hınzırla domuzu. Hınzır, olumlu yorumuyla erdemli biridir. Çerçeveleri kıran, çerçeveler içindeki tutarsızlıkları farkeden, eleştiriyi, bakış genişliğini seven insanlardır.

Hınzırların zekâsı, teknoloji ve bilimin gelişiminde çok gerekli. Sakın yalnız bıkakılmamalı. Hınzır insana, duygu zenginliği, bakış genişliği, sevgi coşkusu gerekli.

Hınzırlığımızı geliştirelim. Her insanın hınzırlık donanımı var. İnsan olma çabamızda, diğer yetilerimizle birleştirilip, terbiye edilebildiğinde insanlığa katkısı olabilir. Yoksa, bu savımda da bir kurnazlık olmasın?


 

Garip, garip duruyor hayatımızda!

Garipler her çağda azdılar. Çağlarındaki haksızlığı, zulmü, kabalığı anladılar. Hıyarları tanıdılar, onlara tahammül ettiler, anladılar. Garipler, tuhaf insanları olarak kaldı, çağlarının. Sınıflandırılamadılar. Saraydan da gelebiliyorlardı, sokaktan da. Bu dünyanın yabancılarıydılar; dikiş tutturamayanları. Elbette tutunamadılar. Her tutunamayan garip değildir ama, her garip, tutunamayandır. Zekâları, yetenekleri yetmediği için değil yaşam mantıkları bu dünyanın yaşam mantığına uymadığı için 'dışarıda' kaldılar. 'Marjinal' değillerdi. Marjinallik 'entelektüel' vıdı vıdıcıların kendilerine yakıştırdığı rütbeydi; entelektüel ise daha baştan garipliği yitirendir.

Garip, harbî insandır, olduğu gibi olandır. Daha başka nasıl olunduğunu bilmeyen. Kendiliğindeni öylece. Yalnızlığı belki ondandır. Yapayalnızdır. Çevresindeki insanlarla, birlikte. İçine kapanık, uyumsuz, suratsız biri gibi gelmez garip bana. İnsanlar arasında dolaşır. İşi gücü de vardır. Kravat bile takabilir. Kendini belli etmeyenlerdendir. Sıradan, basmakalıp görünür. (İsteyerek değil, görüntüsü makyaj değildir.) Bildiğini zorlanmadıkça söylemez. İki de bir kendini ileri sürmez.

Kendisiyle karşılaştığı için, kendisiyle diyaloğu, iletişimi, muhabbeti, hesaplaşması olduğu için hıyar insanın tam zıttıdır. Hıyarlar çoğaldıkça garipler azalır. Az oluşları elbette, hıyar nüfusunun artışı değildir, yalnızca. Garip, hıyarı, hıyar gibi göremez. Olgunlaşmamış, ham, sevilesi bir varlıktır hıyar. Garibin hıyarlarla bir zoru, bir derdi, bir alışverişi yoktur. Dünya bir gurbettir. İçinde gurbeti taşır garip. Hep yabanda, hep uzakta, hep bir başına, hep yapayalnızdır. İnsanları kırmamak için, istemediği görüntülere bürünebilir zaman zaman. Ticaretle uğraşabilir. Sporcu olabilir. Memurluk yapabilir. Hep iğreti durur, girdiği işlerde. Kendi gibi olanlara rastlarsa, yalnızlığını paylaşmak isteyebilir. Büyük beklentileri, hırsları, tutkuları olmadığı için, hayal kırıklıkları yaşamaz. Kendini terkeden, sözünde durmayıp onu aldatan dostlarının ardından ilenmez. Kızmanın anlamsızlığını bilir. 'Bütün insanlar nankör', 'Herkes hıyar', 'Türkiye batıyor' demez. İyimserdir. Umudu, iyimserliği ahlakıdır onun. Evrenin, tüm çirkinlikleri, çelişkileri, haksızlıkları, sömürüleri, içine alıp, yeni soluklarla yeni canlar ortaya koyacak mucizeler taşıdığına inanır. İnsana güvenir. Güveni, çaresizliğinin son durağıdır. Evrendeki varoluş hırsının yarattığı hasarı bilir. Bilinçlidir. Bilinçsiz garip olamaz.

Garip, elbette garip edebiyatı yapmaz. Açık oturumlarda, konferanslarda, televizyonlarda 'garip' üzerine konuşup, geçimini sağlamaz. Garip, garip olduğunu, 'kendiliğinden' bilir. Benim gibi entelektüel bozuntularının anlattığı gibi anlatmaz kendini. Çok satan kitapları imzalayan, ünlü insanlardan değildir.

Bu düzenin elinden nasıl kurtulmuştur? Kurtulmamaya çalışarak! Düzenle, 'garip', bir uyuma girmiş görüntükleri için, düzen onları farkedememiştir. Nara atıp, karga etmedikleri; kendilerini, inançlarını, bilgilerini abartmadıkları; sevgilerin sıcaklığını duyup, hesabî yanlarını görmezden geldikleri; herkesi kendi farklılıkları içinde 'öyle' kabul ettikleri; içlerindeki sonsuzluğu keşfedebildikleri; sıradanlığı, basitliği, sığlığı, abartılmış bilgiçlikleri, kabalığı farkederek, içlerindeki sonsuzluğu, dışlarındaki sonsuzlukla birleştirebildikleri; günlük tartışmaların, moda olmuş geçici görüşlerin, paranın (yoksuldur garip!) ünün, her türlü darlaştırıcı bağımlılığın uzağında kaldıkları için gariptirler. Kendilerinden bakabilirler. Kendi pencerelerinden. Kendi varoluş zeminlerinden. Kavramlara bulanmış, yaşamda onlarla birlikte yaşamayan bilgileri, bilim adına, felsefe adına, teknoloji adına yapılan nice ukalakları ince bir gülümsemeyle önemsemezler.

Garipler ne bankalarda yönetici ne yüksek düzeyde devlet memuru ne herhangi bir üniversitede akademisyen olabilirler. Olmak istemezler. Elbette hiçbir gazetede köşe yazarı olmak akıllarından geçmemiştir.

Hiç garip gördünüz mü? Tarihte ve zamanımızda. Varlar. Belki bazılarımız onları uzaylı sanıp, taşlıyor olabilirler.


 

 

Mahzun

Hüzün 'biz'e özgüdür. Osmanlı'nın yaşadığı, Cumhuriyet'te yaşamakta olan bir ruh durumudur. Batı dillerine, olanca derinliğini vererek çevrilebileceğini sanmıyorum. Hüzün, bir 'ardından bakma'dır. Yaşanana. Yaşananın tortusuna. Yaşanmış gerçeklikle birlikte titreşmektir. Yaşanmış üstüne bir yoğunlaşmadır. Yaşanmışın yarı belirsiz değerlendirilmesidir. Kaçırılanlar, yanlışlıklar, acılar, çaresizlikler, geçip giden zamanın bir daha geri gelmeyeceği... Bir pişmanlık, derin bir melankoli değildir. Tutku, kızgınlık, nefret, öfke, coşku (geleceğe yönelik) , yoktur hüzünde. Hüzün, gerçekliğin, geçmiş zaman dilimini, dingin bir tatla değerlendirme yaşantısıdır. Çığlık yoktur hüzünde, çılgın bir sevinç de. Hüzün bir talep değildir. Bir beklenti. Bir doyurulması gerekli arzu. Hüzün 'olduğu gibilik'le çıkılan bir geçmiş yolculuğudur. Yaşanmışın belli bir ışıkla aydınlatılmasıdır. Turuncu bir ışıkla belki. Rengi hüznü yaşayanın yaşadığına yönelik yorumundan kaynaklanacak ışıkla.

Hüzün, giderek seyrek yaşanır oldu. Gerçeklikle girdiğimiz bir ilişki türü olarak, nasıl yaşanacağını bilenlerin sayısı azalmakta. Mahzun insan bu çağın insanı olarak görünmüyor. Çağımızda üzülen, bunalan, 'depresyona' giren insanların sayısı pek çok. Hüzünde, yaşanan sarsıntıların, tutkuların, sevinçlerin, tadların sessiz, telaşsız, insanın dünyasında bir yerlerini sızlatan yorumu var.

Mahzun, garip değil. Garip, garipliğinin farkında değil; tıpkı hıyarın hıyarlığının farkında olmayışı gibi. Mahzun: Garipliğinin yarı bilincinde olan biri. Mahzun, garibin geçmişte yoğunlaşanı. Geleceğe kapalı değildir yine de. Geleceğin, gelip geçeceğini duyar. Hüzün, yaşanmış olandaki acı ya da sevincin arasındaki ayırım üzerine odaklanmaz. Yaşanmış sevinç dolu da olsa, bıraktığı tortu hüzündür. Belki, sevinçlerin hüznü, acıların hüznünden daha yoğundur: 'Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.' Sevinçlerin uçuculuğu, biricikliği, bir daha 'aynı' olarak geri gelmeyeceği... Yine de hüzün, umutsuzluğu, küsmüşlüğü barındırmaz içinde: Dünyadan vazgeçme, geri çekilme değildir. Hüzünde çok alttan alta işleyen bir sevinç bileşeni vardır.

Üzüntünün kabalığını hüzne çeviren de bu sevinçtir. Yaşanmış önünde soğukkanlı bir tebessümle durabilmek! Sanki, 'yaşanmış olan, sen neredesin bilmem ama, ne denli yüreğimi burkarsan burk, ben buradayım' deriz, hüzünde. Acı bizi savurmaz, sevinç hoplatmaz, öfke titretmez: Hüzün dingin bir ruh müziğidir: İçinde kıpırtılı sevinçler taşıyan. 'Şöyle ya da böyle, ne yaşadım ama! ' Yitirdiklerimiz önünde, derin acıların hüzne dönüşebilmesi, bizim mahzunluk duyarlılığımızla ilgilidir. Hüzün, kabalığı, hesabı, kıskançlığı, çıkar hesaplarını kaldırmaz. Onlar gelince, o gider.

Geçmişe hüzün bakışı bir 'ders alma' bakışı mıdır? Değildir. Hüzün, 'vaaz veren', kürsüde ders notlarını okuyan bir öğretmen değildir. Hüznün öğrettiğini anlayabilmek, hüzün üstüne hüzün yaşamakla olur. Çifte hüzün, hüzünlenmenin hüznüdür. Hüzün, 'kullanılacak' yararlanılacak, sömürülecek bir yaşantı değildir.

Bir hâl dir. Hâlde (stimmung!) gerçeklikle girdiğimiz ilişki sonucunda, gerçekliğin farkedemediğimiz boyutları çıkar ortaya. Hüzünde, gerçeğin diğer yaşantılarla tanıyamayacağımız 'yüzleri' görünür. Kendimizi bu yaşantıyla yeniden farkeder, yeniden keşfederiz. Düz bir 'keşif' değildir bu; hüzünle dönüşürüz.

Saldırganlığın, kabalığın, kurnazlığın, insanları kullanmanın egemen olduğu bir çağda, bir kendini geçmişe bırakarak, geçmişle dingin ilişkiye girme yaşantısı olan, içinde üzüntüyle sevinci bir arada taşıyan hüzün ortaklıkla görünmüyor.

Mahzun insan, savaşın, çıkar kavgasının, politik oyunların uzağındadır. Dünyanın çirkinliği, dünyadaki haksızlıklar, kabalıklar ona acı verir. Bu acı, içindeki gariplikle birleştiğinde hüzne dönüşür. Garip mahzun değildir. Garipliğini hüzünsüz yaşar. Mahzun insanın arada kalmışlığı, bir kıyısında garipliğin diğer kıyısında acıların, yaşam kavgalarının olduğu iki kara parçası arasında, ağır ağır akan derin, geniş, sessiz bir nehir oluşundandır.

Hüzün şairleri, giderek kurumakta olan bu nehiri canlandırabilecek şiirler yazabilecek mi? Yoksa hüzün, bir zamanlar hüzün diye yaşanan bir yaşantının hatırlanmasıyla ortaya çıkan ikinci dereceden bir duyguya mı dönüşecek?




Çelebi

Çelebi, tarihsel, kültürel çağrışımları yoğun olan bir sözcük. Çağımın insanlarını tanımada, belli özellikleri olan bir grup insana 'çelebi' sözünü yakıştırmaktan çekinmiyorum. Garipler ve mahzunların yanında yer alırlar. Garipler kadar yalnız, mahzunlar kadar yoğun hüzün yaşayan insanlardan değildirler. Çelebilerin dikkat çekici özelliklerinden biri içtenliğidir. İnsanlara güvenmesi. 'İnsan sıcaklığı' ile dolu olması. İyimserliği. İyimserliği elbette, bilgi ve zekâ eksikliğinden kaynaklanmaz, duyarsız, kaba bir insan değildir çelebi. Eksikliklerinin, sorunlarının, yetersizliklerinin, perişanlığının, dünyanın gidişindeki haksızlığın farkındadır. Derinden derine duyduğu acı, ruhunun 'çok diplerinde' yaşanır. Çelebiyi hep gülümserken görürsünüz. Gülümsemesi yüzüne yapıştırılmış bir yama gibi durmaz. Çektiği acılar yaşam karşısındaki duyarsızlığından gelir. Acıları onu güzelleştirmiş, sevimli kılmıştır.

Bir anlamıyla 'acıların çocuğu'dur çelebi, oysa acıdan hiç söz etmez. Acı çekmekten övünen, karamsarlık, asık yüzlülük, saldırganlık şampiyonu 'entellere' hiç benzemez. Acının şirin kıldığı bu sevimli insan uzatıverir avucunu avucunuza, tutmazsanız, kızmaz; anlar, geri çeker. Saldırganlık duygularını mizahın, sporun, dansın, müziğin yoğunluğunda eritebilmiştir. Öfkelenmez. Hınç duymaz. İntikam duyguları taşımaz.

Kendinden memnundur. Neden? Çelebi yaşam enerjisini nereden alır? İnsan sevgisinden. Nasıl olup da insanları sevebilmektedir. Kendini sevebildiği için. Peki, neden kendini sevebiliyor? Çünkü güvenebiliyor. İnanabiliyor. Bağlanabiliyor. İnsanlara, geleceğe, kendisine güveninin ardında ne var? Hiç düş kırıklığına uğramıyor mu? Uğramaz olur mu? Bu denli duyarlı bir insanın, bağlanıp, kendini duygularına, düşüncelerine, inançlarına, sevdiklerine, söz verdiklerine adayabilen insanın sık sık umutsuzluklara düşebildiğini beklentilerinin gerçekleşmediğini gözlemleyebilirsiniz. Çelebi, bunca sıkıntıya, çileye katlanmayı bilendir. Neden? Sıkıntılardan kaçmadığı, onları kabul ettiği için. Yitirdiklerini görür, karşılaşır onlarla. Çaresizlikleriyle muhabbete geçebilir: 'Elbette, ben buyum. Artılarım ve eksiklerimle böyle biriyim ben. Böyle biri olarak yaşayacağım. Böyle biri olarak gökyüzünün altında yeryüzünün üstündeyim. Acılarımı bir paratoner gibi çeker, gökyüzüyle yeryüzü arasında bir köprü olduğumu duyarım. Acılarım yalnız bana özgü değildir. Diğer insanlarla birlikte yaşıyorum. Acılarım beni güzelleştirmek, olgunlaştırmak, beni yaşadığım dünyada öteki insanlara karşı daha sorumlu kılmak içindir. Bir anlamı vardır, başıma gelenlerin. İnsanlara daha yararlı olmak, daha güzel duyguların kurulması için, çekilen bu çileler. Benim ve insanlığın çektikleri daha güzel bir dünyayı oluşturmak için adımlardır. Kişisel varlığımın bu evrenin bütünlüğü içinde kendi başına bir anlamı yoktur, ben herkes içinim, insanlık içinim. Acılarım insanlığa armağan olsun.'

Çelebi, kendi varlığının bir 'aşama' olduğunu düşünür. Gelişmeye, eleştiriye açık ruhu ile günlük dünya içinde, günlük dünyanın uzağındadır. Toplumsal ilişkileri başarabildiği için, siyasal, yönetimsel roller alabilir. İlkelerini içselleştirdiği için, ikide bir insanların yüzüne vurmaz. 'Adalet, insan hakları, demokrasi, yüksek etik değerler, sanat, edebiyat, felsefe' gibi kavramları kullanmayı pek sevmez. Yaşar ve örnek olur insanlara.

Dünya görüşünü ve inançlarını da insanların yüzüne tokat gibi vurmayı sevmez. Çelebi'nin siyasal görüşlerini ancak eylemlerinden çıkarabilirsiniz. Çalışmayı sever. Sevmeyi sever.

Hınzırlardan farkı, sorgulamayı fazlaca sevmeyişidir. Sorgulamanın, irdelemenin, olur olmaz eleştirinin insanı geliştiremeyeceğini düşünür. Çelebi, eleştirilerini dolaylı olarak yapar, satır aralarında anlatır.

Gelecek korkum azalıyor, çelebilere rastladıkça.


 

 

Hışır: Bir hüzün yoksulu

İnsan aklının çok boyutlu yapısıyla, insan karakteri arasında ilişkiler var. İnsan aklının teorik, denetleyen, anlayan, şiirleyen, erotik, bağlanan, eleştiren akıllardan oluştuğunu söylemiştim, yazılarımda. Teknoloji-yoğun çağımızda bu akıllar, çevreden ve ortamdan gelen etkilerle, çeşitli insan ''tip'''leri ya da ''karakteri'' oluşturuyor. Çevre, fiziksel, toplumsal, ekonomik, kültürel özellikleriyle etkiliyor insanı. Ortamsa, düşünsel etkilerden oluşuyor.

Denetleyen akıl, diğer akıllarla uyumunu yitirip, kendi başına ''büyümeye'', etkili olmaya başladıkça hıyarlar ortaya çıkıyor. Hıyar, yarışmacı, satışa, pazarlamaya dayalı kapitalist dünyanın insanıdır. Çevre ve ortam dünyayı bostana çevirmiştir.

Çağımız, sayıları hıyara göre az da olsa, çeşitli karakterleri barındırıyor içinde. Benim ilgimi çeken, yazılarımda ele alacağım ''tip''ler arasında şunlar var: Hıyar, Hışır, Hınzır, Ulu, Ermiş, Çelebi, Mahzun, Garip. Belli bir dizilim içinde verdim ''tip''leri. Hıyar, Garip ve Mahzun'u anlatmıştım. Şimdi hışırlardan söz edeceğim.

''Hışır'', kavun ve karpuz içinin sert kalan kabuk tarafı, olgunlaşmamış kavun karpuz anlamlarına geliyor. Elbette, bu anlamlarla birlikte kaba ve görgüsüz insan anlamı da var. Ben hışırı bir ''hıyar'' türü olarak görüyorum. Hışır, uyanık, anlayan, entellektüel hıyardır. Hıyar kendinin farkında değildir. Hışır ise farkına varmıştır, hıyarlığının. Bu farkındalığını örtmeye çalışır. Dahiyane kılıflar bulur hıyarlığına. Hıyarlığını ''estetize'' eder. Entellektüel biçim verir ona. Dinsel, psikolojik kılıflar da giydirebilir hıyarlığına. Düşlerinde hıyarlığını, farketse de, uyanınca hıyar olmadığını söyler. Ahlaklılık örneği kesilir. En büyük bilim adamı ya da en iyi dindar, en iyi vatansever, en iyi solcu, en iyi ressam, en iyi psikiyatrist, en iyi filozof,en iyi şair, en iyi sanatçı olduğunu iddia eder. Bilinç dışındangelen ''sen aslında hıyarsın'' tehdidini duymamak için çırpınır. Kitaplar yazar, yardım yapar, hacca gider, parti kurar, felsefeyle uğraşır, kendini spora verir. Çiçek yetiştirir. Kedi köpek besler. Sergi açar. Vakıf kurar.

Hıyar, derin çelişkiler ve çatışmalar yaşamaz. Düz yaşar, genellikle yaşamını. Hışır ise huzursuz ve acılıdır. Tasavvuftaki ''nefs-i levvâme'' olan, ''levm eden'', azarlayan nefsi, ona sürekli olarak acı verir. Hıyarlıktan kurtulmak ister, kurtulamaz. Kurtulamadığı için, çektiği acıyı dışına yansıtır, insanlara acı verir, zulmeder. Çok hassas, kırılgan biri olduğunu söyler, herkesi kırar geçirir. Kendini eleştiremediği için yüzünü öteki insanlara çevirir, boyuna onlarla uğraşır. Hıyar gibi, hıyarca değil belki, daha ince, daha kurnazca uğraşır. Onlara acı verdiğini gördükçe, kendi çelişkilerinden, acılarından, çatışmalarından kurtulabileceğini sanır. Oysa, ''sen hıyarsın'' sesi, düşlerini karabasana çevirmektedir. Kendisiyle karşılaşmayı kabul etse, kendisiyle görüşebilse, bu depremi yaşayabilecek yürekliliği gösterebilse yaşadığı sıkıntılardan kurtulabilecektir.

Hışır, Jung'cu anlamıyla gölgesinden korkmakta, gölgesini ışığa taşıyabilecek atılımı yapamamaktadır. İçindeki çirkinliği dışarıya yansıtmakla kurtuluşu elde edebileceğini sanmaktadır. Yarı bilinçli bir hıyar olarak, dünyanın tadını çıkarabilmeyi, güç kazanmayı, saygın bir insan gibi değerlendirilmeyi istemektedir. Kendisine hıyar olduğunu hatırlatacak davranışlarla karşılaştığında, çok kızmakta, ısrarla asıl hıyarın bu hatırlatmayı yapanlar olduğunu söylemeye çalışmaktadır.

Hışır, tüm yarı bilinçliler gibi tehlikededir: Güvenilmez bir kişiliği, kolayca tersine çevirebileceği savları, sık sık mızıkçılıkla son bulan ilişkileriyle, kendisine acı veren gerçekleri kolayca çarpıtabilse de, dünya ona cehennemdir.

Hışırlardan yaratıcı insanlar çıkabilir, birçok bilim adamının, filozofun, sanatçının komutanın hışırca özellikleri vardır.

Hışırın acısını, biraz tuhaf gelebilir ama, hüzün dindirebilir. Hışır, hüznü yaşayamayan biridir. Nasıl gariple hıyar iki zıt kutupta duruyorsa, mahzunla da hışır ayrı kutupların insanlarıdır...


 

 

Eren

Hangi yaşamın erenleriyiz? Hangi yaşamın yolcuları? Nereye doğru yürüyoruz? Böyle sorular tuhaf mı geliyor size? Öyleyse gerenler densiniz. Durup yaşamınızı seyredecek, onu yeniden gözden geçirecek gönlünüz yok. 'Sırası mı böyle soruların? ' diyorsunuz belki. Peki, bu gerginlik niye? Neden geriyorsunuz kendinizi? Yaşamınızı? Günlük yaşamın sorunlarının örtüp, kararttığı gerçeklerin olabileceği hiç aklınıza gelmedi demek ki.

Öyle insanlar var: Efsanelerde, kutsallığın yoğunlaştığı destanlarda, din merkezli kültürlerde. Günlük yaşamın vıdı vıdısından, pılı pırtısının dışında anlam deren insanlar. Çağdaş dünyada da var. Erenler.

Yolda olduğunu farkedenler. Bir yere doğru yürüdüğünü farkedenler. 'Yolda bir hedefe doğru yürümek' sözü, çoğunluk dinsel öğretilerin yaslandığı anlatım kalıplarından. Erenlik dinsel kültürün tekelinde değil ki! Evrenin gizlerine doğru yürümenin sınırsız, bitimsiz yolları var. Yürünecek yolların çeşitliliği, insan olabilmenin önemli olanaklarından. İnsanın kendini gerçekleştirmesinin, bu dünyada varolabilmesinin, evrene sesini duyurabilmesinin o denli çok yolu var ki! Sorun insanın bu yollar zenginliğini kavrayamayışında, kavrasa da gerçekleştiremeyişinde. Dönem dönem yaşadığı derin sarsıntılarda (savaşlar, doğal afetler, salgın hastalıklar, yoğun siyasal cinayetler, zulümler gibi...) kendini çaresiz, yoksul olarak algıladığına tanık oluyoruz. O dönemlerin yolda olan, yolda yürüyenleri yollar sunuyorlar birlikte yaşadıkları insanlara. Zenginlikler sunuyorlar. 'Yollar bitmedi, çare tükenmedi' diyorlar. İnsan yaşadıkça çare hep vardır, ölüm de olsa.

Teknoloji, bir çare arayışı idi. 'Bitmedi daha, yürünecek yollar var, çözebiliriz' iletisi idi, insanın insanı. Ölümle yaşam bitmiyor. Ölen bireyler, hatta türler ölüyor, yaşam sürüyor. Yaşamı öldüremezsiniz. Bütün şiddeti ve dehşetiyle kayaların, lavların içinden çıkar gelir. Erenin demek istediği belki de odur: Yaşamın sunduğu olanakları tanıyalım ve yürüyelim. Yaşamak yolda olmaktır. (Felsefe yolda olmaktır diyen, dayım Jaspers'in kulakları çınlasın!) Yolu, bindiği taşıdın yolu olarak anlayan çağdaş insana yürüdüğü yolları anımsatmalı: Yürüyorsun. Yoldasın. Belediyelerin döşediği bu yaşam içine batmış, yollarda değil, ötede bir yolda. Dünyan bu kadar değil, sen bu kadar değilsin. Yolunu tanı.

Yolunu tanıyıp, yürüyebilene, yürümeyi göze alabilene 'eren' diyorum.

Neden 'eren'? Nereye ermiş? Yol hangi yol? Belki de o bir ceren. Öylesine saf, yolunda yürümekten. 'Ermiş' değil, eren. Erememiş, ermeye çabalayan, ermeye, erişmeye doğru yürüyen. Döşenmiş yollardan değil. Hiçbir eren asfaltta yürümez. Erenin yolu arkasındadır. Önü yürünmemiş bilinmezliklerle doludur. Eren, izleyen, ardında giden değildir. Elbette kültürünün, toplumunun değerlerini tanır, sayar. Onları, onlara zenginlik getirecek biçimde yorumlar, onların yürüneceği yeni yollar sunar.

Erenlere ne çok gereksinimimiz var! Sıkışmışız daracık yaşamlarımızda! Yaşamımıza temiz hava getirecek, pencerelerimizden içeriye taze kır havası dolduracaklar.

Kim olursan ol, eren ol! Böyle bir buyruk, belki hiçbir kitapta yazmıyor. Havalandıralım yaşamlarımızı. Daracık, sıkışmış, çoğu kez pis kokan. Yaşam var evrende. Yaşama dönelim. Yeni yollar arayalım. Yürüyelim. Erişmeye çabalayalım. Varamazsak, bir daha. Aynı yolu ya da yeni yolları. Yollar bitmez. Yaşamak yolda olmak demektir. Umut tükenmez. Sakın ola, umut dangalağı değiliz. İktidarın aldatmaya çalıştığı iyimser enayilerden asla değiliz! Yol çetin. Yol zor. Ama hiçbir zulüm, hiçbir güç içimizdeki varolma aşkını ortadan kaldıramaz.

Erebiliriz. İçimizin özgürlüğü ile. Bilimle. Teknolojiyle. Kültürümüzün, yaşam biçimimizin olanca zenginliği ile. İnsanız biz. Tükenmeyiz. Yaşam tükenmez.

Tarih tüketmeye çalışanların mezarlarıyla dolu.

Taze yaşamların, canlı düşüncelerin, heyecanlı duyguların erenleriyiz. Her iktidar bizden korkmalı. Yaşam adına hesap sorarlar. Bilimden. Teknolojiden. Şiirden.

Yoldayız. Sakın ola, korkmayalım. Bir gün varacağız. Yaşamanın, has yaşamaların erenleriyiz.

Ahmet İnam

Gönülden Bilime

22 Eylül 2001 tarihli Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi; 9. Sayfa

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 28/10/2008 - Var olmak ya da olmamak

Kategori: Psikoloji

...
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşıyacaksın, ırmaklara, göğe bütün
evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey
Hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana.

Ataol Behramoğlu

Ben varsan, benim gölgem de vardır. Jung öyle dememiş mi? "Herkes bir gölgeye sahiptir" Bu gölge ile ne kadar yüzleşirsek, kendimizi o kadar tanımamış oluruz.  Böylece "gölge", bilinçce kabul edilmez ve dışarıya, diğer insanlara yansıtılır. İnsan keni gölgesiyle yüzleşip hesaplaşmayı öğrenirse, dünya için gerçek bir şey yapmış olur, "hiçlik" kalkar ortadan. "Var olurum" o zaman. "Ben varsam", "var olmama"ya da son vermiş olmaz mıyım? İnsanın toplum içinde var olabilmesi ve grup üyeliğini sürdürebilmesi için, gölgesindeki hayvansı eğilimleri bastırması, böylece güçlü bir persona geliştirmesi gerekir. Bu anlamda "persona", toplum tarafından kabul edilebilmek için insanın dış dünyaya karşı taktığı maske ya da takındığı kimliktir.

Aslında insanın derinliklerindeki karşıtlıklar, Jung'un sözünü ettiği persona-gölge kutuplaşmasından farklı biçimlerde de, insanın psikolojik yaşamında mevcut. İnsan, kendine yabancılaşmadan , dünyaya yaklaşabilirse "var"dır. Bu anlamda"var olmak", "hiçlik" kavramını ortadan kaldıracaktır kuşkusuz.

Hegel'in söylediği gibi, " insanoğlu kendi aklının olanaklarını ve gücünü tahmin bile edemez". Var olabilmek için kendisini, kendi olanaklarını en küçük ayrıntısına kadar gözden geçirmesi, "Diğeri"ni de küçümsemeden, kıskanmadan tanımaya çalışması gerekir.  Böylece felsefi bir yolculuğa çıkmış olacaktır. Anicus Boethius'un ifade ettiği gibi, "felsefe" bütün bulutları dağıtacak, ışığı insanın derinliklerine yöneltecektir.  Bu anlamda "felsefe" aracılığla sorunlarla başa çıkmak mümkün olabilcektir. Filozof olmak, sadece ince kavrayışlı fikirlere sahip olmak ya da bir felsefe ekolu kurmak değildir. 

Herkesin bir yaşam felsefesi vardır.  Na var ki, çoğumuz bu gerçeğin farkında değiliz. Oysa kendi felsefemizi anlamak, bir çok sorunun ortaya çıkmasını önlememize, sorunları çözmemize veya kontrol altına tutmamıza yarayabilir. Sonuçta felsefe, hepimizin derinliklerinde var olan soruları inceler; İyi bir hayat nasıl yaşanır? İyi nedir? Yaşamın amacı ve konusu nedir? Neden bu noktada bulunuyorum? Doğru olan nedir? Neden ben doğru olanı yapmalıyım?

Felsefe tarih boyunca en bilge düşünürlerin soruları ve yanıtlarından oluşmuştur.  Ne var ki felsefe aynı zamanda "kişisel"dir.  Bir anlamda, hepimiz kendimizin filozofuyuz. Prof.Lou Marinoff, felsefe terapisi adlı yapıtında çok önemli bir öneride bulunuyor: "Prozac'ı bırak, Platon'a takıl."

Sorunlarmız üzerinde, felsefeye yönelerek derinlemesine çalıştığımızda elde edeceğimiz şey, şimdi veya gelecekte yolumuza çıkacak her soruna açık ve net bir düşünce biçimiyle yaklaşmak sorunlarımızı bu şekilde çözmek  olacaktır.

Kuşkusuz yaşam çok karmaşık ve stres doludur.  Ne var ki, umudumuzu bir tarafa atmadan bütün bunların üstünden gelinebileceğini bilmemiz çok önemli bir adımdır.

Evren bize, giderek bilimden ve dinden çok daha önemli olanaklar sunmaktadır. Bertrand Russell, felsefeyi "teoloji ile bilim arasında, tarafsız bir bölge" diye tanımlarken, bize böyle bir olanağın önemini göstermiş olmuyor mu?

Felsefe artık, insanların onu anlayabilceği ve uygulayabilceği noktada yeniden gün ışığına çıkıyor diyebiliriz. Felsefe konusundaki gizli gerçek, çoğu insanın felsefe yapabileceği olgusudur.

Terapi anlamında felsefeyi uygulamak demek, kendi içsel dünyamızı araştırmak demektir. Kendimizi keşfetmek gezisinde en yetkin kişi biziz. Bununla beraber bazen, yolları yürümüş filozofların yol göstericiliğinden de faydalanabiliriz.

Kendimizi anlamaya, kendi sorunlarımızı çözmeye  çalışarak "Diğeri"ne yaklaşmaya çalışırken, önemli bir noktanın varlığına da işaret etmeliyiz; İş... "Var olmak ya da olmamak" onsuz olmaz. Voltaire'nın de söylediği gibi: "İş bizi üç büyük kötülükten korur: Can sıkıntısından, ahlaksızlıktan ve yoksulluktan."   Genel olarak "iş" yaşamın önemli bir dilimidir. herhangi bir işte çıkan etik anlaşmazlıklar, sorunlarımızı daha da önemli kılar. Hangi iş olursa olsun, bir işi iyi yapmak bize bir doyum duygusu verir.

Çoğu insan için "iş"  iyi bir yaşam yolculuğudur. Sevmediğimiz bir işte çalışmak bile kötü değildir. Bazen bir işi, o işe uygun olmadığımızı keşfetmek için yapmak zorunda olabiliriz. Katı akılcılık ile katı deneycilik arasındaki "orta yol"da yaşamdan öğrendiklerimiz bize ne yollar açabilir. Anlamlı çalışma, insan için iyi bir yolculuktur. Thomas Carlyl'ın söylediği gibi, "Her iş kendi başına soyludur". Denemezsek nasıl bilebiliriz ki?

Var olmak ya da olamamak serüveninde daha neler var söylececek...

...
Hadi bakalım başla işine
İlk vapuru ilk treni
İlk uçağı kaldır
Dünyamızın çarkı dönsün

Sabahattin Kudret Aksal



Neriman Samurçay 
Sanatta Psikanaliz  adlı kitabından alıntıdır.. İş bankası Kültür yayınları.2008

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 14/5/2007 - ~ Beyin enerjimizi nasıl kullanabiliriz ~

Kategori: Psikoloji

 

Beyindeki her faaliyet, bellli bir enerji üretir. Duygularımızın yönlendirmesi ile oluşan düşünce de beyinde enerji yükünün oluşmasına yol açar. Bu biriken enerjiyi, yönlendirme ile kullanabiliriz.

 

Einstein'ın rölativite teorisine göre, quantlar denen titreşimler, o maddenin cinsine göre titreşimler topluluğu olarak canlanma bulur. Her oluşum, atomun en küçük parçacığı olarak bilinen quant taneciklerinin belli oranda yoğunlaşmasıdır (düşünce, duygu, ışık, madde, herşey). Titreşim ve titreşimler topluluğu, kendisinden zayıf titreşime sahip maddeyi kendi etkisine düşürdüğü gibi; kendisinden güçlü titreşimlerin de tesirine girebilir. Bütün herşey için geçerli olan bu doğa yasasına göre; ruhsal yapısı olmayan iki madde titreşim yoğunluklarının gücü ölçüsünden birbirini etkiledikleri halde, hem maddî, hem de ruhsal bir yapıya sahip olan insan, bir cismi veya diğer bir insanı etkileyemez mi? Öz indiksiyon akımında; bir telden bir akım geçerse, o telin etrafında bir manyetik alan oluşur. Bu manyetik alanda bir iletken tel bulundurursak, mevcut manyetik alandan dolayı o telden de bir akım geçmeye başlar. İndiksiyon akımı oluşturur. Diğer telde ters yönde bir elektrik akımı oluşur. Transformatör de bu mantıkla çalışır. Bazı kişiler, güçlü ruhsal gelişimleri kapasitesince beyinlerinde önemli bölgeleri devreye sokmuştur (Bazılarında, doğuştan devrededir). Bu kişiler, güçlü verici ve alıcı dalgalar yayar. Karşısındaki kişinin beynine ek kapasite yükleme yapar. Onun güçlü enerjisi, yaydığı dalgaların etkisi iledir. Düşünce de bir enerjidir. Yoğunluğuna göre Hertz dalgalarından daha fazla olarak dalgalar evrene yayılır. Bu yayılan dalgalar, çevremizde ışınım yapan titreşimler yaratır. Bu titreşimler, irademiz dışında, bu düşüncenin konusuna eğilim gösteren diğer düşünce titreşimlerine çarpar. Güçlü iradeve arzu ile yönlendirilen düşünce titreşimleri, istenen mesafe ve mekana ulaştırılır (Uzaktan enerji gönderme). Kendisine düşünce formları gönderilen kişinin aurasında dalgalanır. Telepati, sevgi veya olumsuz duyguların karşıya iletilmesi bu formülle olur. Düşünce formları fiilen kapsadıkları enerjiye doğrudan etki eder. Düşünce ile oluşan beyinsel hareket, organizma hududunu aşar, aurayı titreştirir. Bu titreşimi uzağa iletir, sonra onları almaya uygun beyinlerle irtibata geçirir. Şifalandırmada da benzer yöntem uygulanır. Düşük veya uygun olmayan bir titreşimi, daha süptil güçlü bir frekansla rezone etmektir (Sağaltma, enerji yükleme, şifa ayeti okuma, kanal olma, öpme sırasındaki enerji geçişlerini böyle izah edebiliriz). Bozuk titreşen bir hücre bile, organizmada duygu ve düşüncelerde olumsuz etki yapar. Olumlu veya olumsuz bir duygunun düşüncelerimize, fizyolojimize etkilerini artık biliyoruz (Moral). Beyin programlanmasında nöronların birbirleriyle etkileşime geçerek değişim ve dönüşümleri, şuuru oluşturur. Zikirde aynı kelimenin tekrarı ile hücre grubunu açar, devreye sokar, mananın zuhuru, idrakle kavranımı ile orayı mana istikametinde programlarız. Bilinçlenir ve tekamül ederiz. Bizdeki mevcut o vasıf ortaya çıkar. Keramet veya istidraç, beynin farklı yönlerinin devreye girerek farklı enerjileri devreye sokmaktır. İnsan vücudunda hücre, organ, kas, kemik vesaire, belli frekanslarda titreşir. Bu frekansın değişmesi, o bölgede sorunun olduğunu belirtir ve hastalığı işaret eder. Eğer vücudumuzun bir hücresi bile yanlış frekansta ise bu durum aurayı etkiler. Uygun bir frekans uygulaması ile (renk, taş, enerji terapisi, zikir) bu titreşimi rezone edip dengeyi kurabiliriz. Beden, uygun şartlar altında her zaman orijinal yapısını kazanma eğilimine sahiptir. Kıskançlık, öfke, nefret, korku, evham gibi hisler kalıcı huy haline dönüştüğünde, ciddi organik değişiklikler yaratabiliyor. Olumsuz duygu ve düşünceleri değiştirdiğimiz zaman, fiziksel olarak da değişime uğruyoruz. Doktor Carles Philmore, "İnsan bedeninin ihtiyacı olan bütün ilaçlar zihinsel olarak üretilmektedir, zihindeki yenilenmeler, vücuttaki hücrelerin de yenilenmesine sebep olur." der. Düşüncelerin şekline göre vücudumuzu bozabilir veya yeniden yaratabiliriz. Yaşamımız da bu döngünün içindedir. Ruhumuz sürekli özüne, aslına dönmek, bütünleşmek adına gelişmek ister. Gelişmesi için deneyim yaşaması lazımdır. Bilgi, olayı değerlendirmeye alabilmek için gerekli olan altyapının bölümüdür. Gelişme, tekamül için bilginin deneyimlenmesi, uygulanması lazımdır. Ruh, sürekli ihtiyacı olan için düşünce, şekil üretir. Bu hayallerle evrene talep vermektedir. Ona ihtiyacını bildirmektir. Ve evren, bu titreşimlere uygun enerjilerle yeni oluşumları, kişinin yaşamına verecektir. NE DÜŞÜNÜRSEK, OYUZ...

Enerji Çalışmaları
Enerji çalışmaları ikiye ayrılır:

1)
İçsel Çalışmalar: Duygu, düşünce ve davranışları kontrol altına alıp olumlu titreşimleri olması gereken düzeye hatta daha saf titreşim haline getirmek (Bilinç seviyesini yükseltmek).

 

2) Dış Çalışmalar: Evrenden yardım alarak bizim bozuk titreşimlerimizle çekemediğimiz enerjiyi bilinçli yönlendirmelerle rezone olabilmek. Sorunlu bölgeye yönlendirilen enerji o bölgedeki titreşimleri olması gereken düzeye getirir. Bunun için;

·                 İbadetler

·                 Müzik (ses)

·                 Beslenme

·                 Teknik Çalışmalar (Nefes Çalışmaları, Reiki, Meditasyon, Yoga, Bioenerji Terapileri)

·                 Renklerle Terapi (Kromoterapi)

·                 Doğa Terapileri

Renk Terapisi:
Dünyadaki bütün elementler güneşte bulunmaktadır. Güneş ışınları bize tüm kimyasal bileşikleri oluşturan her bir elementin enerjisini getirir. Beyaz ışık güneşteki elementlerin ve kimyevi maddelerin enerjisini taşır. Dünyadaki hiçbirşeyde renk yoktur. Canlı - cansız her madde quant taneciklerinin belli frekansta yoğunlaşmasıdır (duygu ve düşünceler de öyledir). Işık, maddelere çarpınca, maddenin ememeyip de dışarı kırarak yansıttığını renk olarak algılarız. Frekans yoğunluğuna göre her maddenin rengi farklıdır. Şakraların, auraların rengini de bu düzen tesbit eder. Bir ağaca ışık vurduğunda gövdeyi kahverengi, yaprağı yeşil, meyveyi kırmızı gösteren, her birimin ayrı frekansta oluşudur. Işık olmayınca, herşey renksizdir.

Şakralar, iç salgı bezlerinin üstündedir. Işık, çalışması için gerekli enerjiyi, uygun vibrasyonla şakralara yükler. Bu da bizdeki vücut kimyasını etkiler. İç salgı bezleri düzgün çalışınca, düzgün salgılanan hormonlar kana karışır, sağlıklı oluruz. Bu; duygudan düşünceye, oradan eylemlerle evrene açılan ve bize biz ne isek, ne durumda isek, nerede olmak istiyorsak oraya dönüşüm yapan bir döngüdür. Takdir, düzenin şekline göre evrene verilendir. Evrensel yasalardır. Kısmetimiz, bizim hakettiğimizdir. Tekamülümüz, bize bilgiyi doğru kullanmayı, doğru kullanılan bilgi de, yaşamı başarmayı getirir. Evrede mevcut enerji hazırdır. Ne kadarını, hangisini çekeceğimiz bize bağlıdır. Onu ayarlayan bizleriz.

Aura Renkleri:
Kaliteli gelişmiş bir kişiliğimiz varsa, renklerimiz parlak, canlı ve üst düzey saf yüksek frekanslı enerjileri çekebilen renklerdendir. Şakralarla fiziksel bedenei o tür enerjileri iletir. Düşük frekanslarda (negatif yüklü) renkler bozuktur. O türlü enerjileri çeker. Sistemleri (duygusal, fiziksel, zihinsel) o titreşimlerle sorunlu çalışır. Ruhsal, fiziksel ve zihinsel sorunlar oluşur. Gökyüzü pırıl pırıl, doğanın renkleri canlı iken nasıl içimiz açılıyor, kapalı - bulutlu iken kasvet çöküyorsa, aurası berrak, canlı (pozitif yüklü) olanların karşısında hep mutlu ve olumlu oluruz. Ne biz ona olumsuz enerji yükleyebiliriz, ne de o bizden veya evrenden olumsuz enerji çeker. İki sistemimiz vardır;
İstem Dışı Sistem: Kalp atışı, solunum, otomatik fonksiyonlar.
İstemli Sistem: Merkezi beyin, omuriliktir. Düşünür, hisseder, eylemde bulunuruz.

İlk yaradılan, öz varlığımızdır. İstemli sistemin bilinçli kontrolü ve sağlıklı titreşim yayması, istemdışı sistemin ve fiziksel organizmanın faalietlerini sağlıklı kılar. Sağlığımızın bozulmasının en önemli sebeplerinden biri, yanlış duyguların yönlendirdiği yanlış düşünceden kaynaklanır. Düşünce, tasavvur edip ona gönderdiklerimizin gerçekleşmesini, oluşum haline gelmesini sağlayan şuuraltına etki eder. İyileşme, herşeyde olduğu gibi zihinde, beyinde değişiklikle başlar. Bireysel şuur, evrensel şuurun bir parçasıdır. Yönlendirilmesi ile evrensel şuur tetiklenir (yeni oluşum için). Bunun için zihni ve şuuraltını çok iyi kullanabilmeli, imgelemeyi çok ustalıkla yapabilmeliyiz. Bunun için imgeyi uzun süre tutup, niteliğini (canlılığını, parlaklığını) koruyabilmeliyiz. Daha sonra bu imgeyi uygun yere yönlendirmeliyiz. Bunu alışkanlık haline getirmeliyiz. Enerji sistemimizdeki sorunlu şakrayı bularak (soruna göre şakranın az çok dengesiz oluşu, sistem sorununa göre hangi şakranın sorumlu olduğu, organlara göre hangi şakranın sorumlu olduğunu bularak) niteliğini bilerek egzersizleri öncelikle uygun elementine uygun şartlarda yapmamız gerekir. Nefes teknikleriyle renkleri yükleyebileceğimiz gibi (yani o titreşimdeki enerjileri), bunu doğal materyaller (yiyecekler, taşlar, kristaller, giysiler) ile takviye edebiliriz. 

Nefes tekniklerinde şakranın rengine uygun renk yüklemesi yapacaksak, o rengi imgeleyerek nefesi burundan alıp burundan vermeliyiz (bu az çalışan şakra için geçerlidir). Tamamlayıcı, dengeleyici renk kullanacaksak, bu karma bir renkse, nefesi burundan alıp ağızdan vermeliyiz (bu da fazla çalışan bir şakra için geçerlidir). Aldığımız hava enerjiye dönüşür, bütün vücuda enerji pompalar. Birinci şakradan başlayıp tüm şakraları güçlendirin. İlk üç şakranın; yeryüzünden, aşağıdan alındığı imgelenir. Şakraların dönüşü, erkeklerde birinci şakra soldan sağa, ikinci şakra sağdan sola olmak üzere sırayla devam eder. Kadınlarda tam tersidir. İmgelerken, bu dönüşü tasavvur edin. Her şakranın çalışması lokal olduğu kadar diğerleri ile de bağımlıdır. Dengede ve ortak çalışmaları, bu koordinen kurulması lazımdır. Dördüncü şakra yatay ve dikey düşünülür. Beş, altı ve yedinci şakralar için yukarıdan, gökyüzünden o ışığın alındığı tasavvur edilmelidir.

Birinci Şakra: Yaşam isteği, yaşam çabası, yaratıcılık ve üreticiliği temsil eder. Ana Renk: Kırmızı, Tamamlayıcı Renk: Mavi.
Ayaklara, bacaklara hitap eder ve topraklanmaya yardımcıdır.
İkinci Şakra: Sindirim, bağırsaklar, özümseme, sezgi ve alt bilinç duygu seviyesini temsil eder. Ana Renk: Turuncu Tamalayıcı Renk: Turkuaz.

Üçüncü Şakra: Böbrekler, pankreas, karaciğer. Ana Renk: Sarı Tamamlayıcı Renk: Mor. Dördüncü Şakra: Kan ve dolaşım sistemi, kollar, sinir sistemi. Ana Renk: Yeşil Tamamlayıcı Renk: Eflatun. Beşinci Şakra: Boğaz, tiroid, paratiroid, metabolizma, hormonlar. Ana Renk: Mavi Tamamlayıcı Renk: Kırmızı. Altıncı Şakra: İç salgı sisteminin dengesi, beyin, göz, burun, kulak. Ana Renk: Mor Tamamlayıcı Renk: Sarı. Yedinci Şakra: Sağlıkla değil, bilinçle ilgilidir. Mikrokozmos olan insanın, makrokozmos olan evrenle, yaradanla bağlantısını kurduğu yerdir. Ana Renk: Beyaz Işık...

İstanbul -18.04.2006

İmedya Haber Sitesinden Alınmıştır

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 22/3/2007 - Hayat

Kategori: Psikoloji

 

 

"En zor şey, karanlık bir odada bir kara kediyi bulmaktır, özellikle odada kedi yoksa."                                                              Konfüçyüs

 

 

"Alışageldiğimiz düşünceleri altüst eden karşıtlıkların temelinde, içsel yaşantılarımızı normal konuşma diliyle anlatma zorluğu yatar. Çünkü içsel yaşantılarımız, konuşma dilinin sınırlarını fazlasıyla aşar," diyor Suzuki.

 

Russel, insanoğlunun tüm başarılarının ve üstün zekasının onu yine de mezardan öteye götüremeyeceğini anlatırken şöyle demişti: "...İnsan bu güneş sisteminin sınırsız ölüm denizinde yok olmaya mahkum olduğunu idrak edebilecek bir öngörüye artık sahip değil ve insan yapısı başarı tapınağının, bir gün olarak evrenin yıkıntıları altında kalacağını görmez halde." O yıllarda, Russell’ın bu uzak görüşlülüğü destekleyecek, izafiyet kuramı, kuantum mekaniği ve kaos olgusu henüz bilim dünyasındaki yerini almamıştı.

 

Zohar’ın deyimiyle "kişisel ve kültürel köksüzleşme olarak ödenmekte..." Ortak değerlerin yerini, herkesin kendi normlarını ve değerlerini kendi bildiğince yaratma çabalarının alması, birbirimizi anlamamızı ve birbirimize ulaşabilmemizi gitgide zorlaştırıyor. İnsanlar, birbirlerine kendi senaryoları doğrultusunda roller verip, karşılarındakilerden bu rolleri gerçekleştirmesini bekler oldular. Sonuç, düş kırıklıkları, kızgınlıklar ve kendimizden kaynaklandığını bir türlü kavrayamadığımız yalnızlık.

 

"İnsanoğlu Platon’un mağarasından bir türlü dışarıya çıkmamakta, eski alışkanlığını sürdürerek hala gerçeğin imgeleriyle oynayıp durmaktadır."                                                                      Susan Sontag

 

"Mabedin çanlarının sesini duydunuz mu? Şu anda neyi dinliyorsunuz? Sesleri mi, yoksa sesler arasındaki aralıkları mı? Eğer bu sessiz aralıklar olmasa sesler asla bu kadar etkili olmayacaktı," der Krishnamurti

 

Dış dünyaya, zihnimizin içeriğindeki düşünceler ve izlenimler olmadan bakabilseydik yaşadıklarımız bambaşka olurdu. Dış dünyanın olduğu haliyle, öylece algılanabildiği yaşantılara Suzuki Rashi "başlangıçtakilerin zihni" der. Küçük çocuk pencereden, ağaca konmuş bir kuşun sesini dinlerken annesi kuşu gösterip "Bak, bu bir serçe," dediği anda kuş sesiyle yaşanmakta olan birliktelik bilgiye dönüştürülür, kurulmuş olan yalın bağ sona erdirilerek.

 

Martin Buber, ilişki içinde varolma isteğinin kalıtsal olarak insanın doğasında mevcut olduğunu yıllar önce dile getirmişti: "İnsan ana rahmindeyken evrenle ilişki halindedir, ama doğduktan bir süre sonra bunu unutmak zorunda kalır."

 

Amerika yerlisi Mohawk Kabilesi’nin deyişiyle: "unutmayın! Çocuklarınız sizin değildir. Onları Yaratıcı’dan ödünç aldınız."

 

Bir yanımız bireyselleşme çabaları gösterirken, diğer yanımız çevremizle bütünleşerek yalnız kalmamaya, kendimizi bir yerlere ait hissetmeye çalışır. Hayatın bir beraberlikler ve ayrılıklar dizisi olduğunu kabul edebilen insanlar, "beraberlik içinde bireyleşme" ile "bireyciliği" birbirine karıştırmamayı başarabiliyorlar. Çünkü doğadan ve içgüdüsel sezgilerimizden koptuğumuz günlerden bu yana, bizler ancak diğer insanlarla ilişki içinde varolabilen varlıklarız.

 

Zohar’ın da belirttiği gibi "Einstein’ın geliştirdiği izafiyet kuramı, fizik biliminin uygulamasına önemli katkılarda bulunduğu halde, yeni bir dünya görüşüne öncü olmamıştır. Çünkü bu kuram, fiziğin farklı bir yönüyle ilgilidir ve günlük yaşamımızda pek yeri yoktur. Buna karşılık kuantum mekaniği denen çağdaş fizik anlayışı, atom taneciklerinin içindeki mikro-dünyayı, yani gördüğümüz her şeyin iç işleyişini açıklar, dolayısıyla günlük yaşama uyarlanabilecek niteliktedir."

 

Kuantum kuramının ortaya çıkmasından yirmi yıl kadar önce James Jean, anlamı ancak çok sonradan kavranabilen şu sözleri söylemişti: "Günümüzde bilgi, artık mekanik olmayan bir gerçekliğe doğru yol almaktadır: bunun sonucu olarak evren de artık büyük bir makineden çok büyük bir düşünceyi andırmaktadır."

 

Bir atom parçacığı çok dar bir alana sıkışıp kaldığı zaman hapsedilmiş olmasına tepki gösterir ve hızla dönmeye başlar. "Kuantum etkisi" denen bu olgu, atom-altı dünyanın karakteristiği olan kıpırtıyı ve huzursuzluğu anlatır. Dünyamızdaki maddesel şeylerin çoğunda atom-altı parçacıklar, moleküller, atomik ve nükleer yapıların içinde sıkışmış durumdadırlar, dolayısıyla sürekli bir devinim halindedir ve hiçbir zaman dingin değildir. Bize cansız görünen bir taş parçası bile. Dolayısıyla, doğada hiçbir statik yapı yoktur ve her şey bir an bile duraksamayan bir dansı sürdürmektedir. Bu, aynı zamanda gezegenimizin bütünüyle bir canlı organizma olduğu anlamına gelir.

 

Vaktiyle bize doğayı başka türlü öğretmişlerdi. Dünyadaki varlıklar ikiye ayrılıyordu: Canlılar ve cansızlar: canlılar üç kategoride değerlendiriliyordu: insanlar, hayvanlar, bitkiler. Bugün bunların geleneksel bilimin yapay bölümlemeleri olduğu artık kabul edildiğine göre, geçmişte kendimi kandırılmış gibi hissediyorum, kendileri de kandırılmış olanlar tarafından. Hayvanların yalnızca içgüdüleriyle davrandıklarını söylemişlerdi, oysa bugün, bizimkinden farklı da olsa bilinçli davranışları olduğunu öğreniyoruz. Bugünkü bilgimize göre, insan, doğduğunu ve bir gün öleceğini bilen tek varlık, ama bu onu diğer varlıklardan üstün kılmıyor, doğada var olduğunu sandığımız hiyerarşiler belki de bizim kendimize uyguladığımız birtakım ölçütlerin yansımaları.

 

Kaos gözlemleri göstermiştir ki, aynı şeyin iki kere tekrarına asla rastlanmamıştır ve tekrarlananlar hiçbir zaman birbirinin tümüyle aynı değildir. Benzer şekiller ortaya çıkabilir, ancak sonraki şekillerde önceliklere oranla birtakım değişmeler görülür.

 

Nörolog Richard Restak’ın, kitaplarında vurguladığı "Beyin bir organ değil süreçtir ve her an kendini yaratmayı sürdürür" ifadesiyle de koşutluk gösterir. Beyin her bir yandan gelen uyaran bombardımanına maruz kaldığı halde nasıl oluyor da dünyayı algılayışımızda bir uyaran kargaşası yaşamıyoruz sorusunun cevabı da yine beyinde saklı. Çünkü sinir sisteminin amacı, dıştan ve içten gelen uyaranların oluşturduğu kaosu organize etmek ve farkındalıklarımızı bir düzen içinde algılamamızı sağlamaktadır.

 

Beğenilmeyi merkez alan bir dünya, insanın kendi içinde giderek daha sıkı kilitlenmesine ve çıkışı bulunamayan bir yalnızlığa gömülmesine neden olabilir.

Hayatı beğenilme üzerine kuran insanların derinde, çoğu zaman dışarıdan fark edilemeyecek kadar iyi maskelenmiş bir depresyon yaşanır.

 

Narsist, tüm evreni kendi zihninde taşır, ona göre kendinden başka hiçbir şey yoktur. Kendisi için anlamı olan insanlar onun uzantılarıdır, onları kendi benliklerine özümsemiş olduğu için bu insanlar dış dünyada varolan kişiler değil, iç dünyasına mal edilmiş nesnelerdir.

Narsistin ne yapacağı kestirilemez, davranışları tutarsız, kaprisli ve mantık dışı olabilir.

Narsist, kendisinin çevresindekiler için tek güvenilir kaynak olarak kabul edildiğinden emin olana kadar uğraşır. Kendisini onların hayatının temel direği haline getirirken, onların hayat dengesini altüst eder.

Narsist, kendisine hayran, itaatkar, her an ihtiyaçlarını karşılamaya amade bir partner olmadan kendisini tamamlanmış hissedemez... Çünkü tüm evreni kendi zihninde taşır. Dünyasındaki insanları da kendi benliğine özümsediğinden, onlar içindeki birtakım nesnelerden ibarettir, dış dünyadaki varlıklar değil..."

 

Tibetli bir rahibe, öğrencisi, "Ölümün karşıtı hayattır, değil mi?" diye sorduğunda, "Hayır" diye karşılık vermiş rahip, "Ölümün karşıtı doğumdur."

 

Trafik ışığı kırmızıya dönüşmeden önce yetişebilmek için seferberlik durumuna geçtiğinizde ya da asansörün gelmesini bekleyemeden merdivene yöneldiğinizde kazandığınız saniyelerin neden sizden daha değerli olduğu sorusunu hiç kendinize sordunuz mu? Üstelik, fizikçi Julian Barber’ın Zamanın Sonu (The End of Time) kitabında "zaman olmayan zaman"ı anlatırken açıkladığı gibi, zaman, aslında var olmayan bir şey, o herhangi bir yöne doğru akmıyor, genetik kodlarımız gereği biz değişiyoruz, gelişiyoruz ve eskiyoruz.

 

"Günümüzde insanlar bilgiyi arar oldu, hikmeti değil. Oysa bilgi mazidir, hikmet ise gelecek."           Amerika Yerlisi Lumbee Kabilesi

 

Çünkü evrende siyahlar ve beyazlar şeklinde bir ikili bölü yok, her bir varlık kendi bünyesinde beyazını ve siyahını yaşayarak büyük bütünün içindeki kendi bütünlüğünü sürdürmekte.

 

Dünyanın kendini beyaz olduğuna inandırmış olan bölümü, "bilgi çağı" na girilmiş olduğunu ilan etmenin coşkusunu yaşıyor ki bu durum, daha çok sayıda insanın kendisini beyin korteksi düzeyinde yaşayacağının habercisi. Bilgi aktarımını sağlayan oyuncakların çekiciliği bir yana, bilginin sağladığı iktidarın kişisel güç olarak algılanıyor olması, bilgi sağlayan teknolojiye bağımlı hale gelen insanın her zamankinden daha da kırılganlaşmasına neden olmakta. Yaşanan her şeyin anında bilgiye dönüştürülmesi eğilimi sonucu duygusal yaşantılara yabancılaşmış ve sezgisel güçlerinden uzaklaşmış insanın yaşadığı bireysel sıkışıklıklar, dünyada bir süredir zaten var olan zaman ve mekan sıkışıklığıyla birlikte şiddete davetiye çıkarabilecek potansiyelde.

 

Bilgi çağı konusuna geri dönersek, bu konuda yaşanmakta olan coşkuyu gölgeleyen bir başka olgu söz konusu. Bilgisayarlardaki transistör sayısının, dolayısıyla bilgi edinme hızının hızla katlanarak artmakta olmasının, çok da uzak olmayan bir gelecekte bilişim alanının, astrofizikte tekillik (singularity) denen bir olguyla sonuçlanması olasılığı. Aslında, olasılıktan da öte, çoğu zaman bunun kaçınılmaz bir sonuç olacağı görüşünde. Bilgisayar yasalarına göre, bir bilgisayar ağının gücü, o ağa bağlı insan ya da bilgisayar sayısıyla doğru orantılı olduğuna, hız da katlanarak artmakta olduğuna göre, bu durumun bizleri getireceği yer, bir kara deliğin içindeki gibi tekillik. Tekillik, bilinen fizik kurallarının geçerliğini kaybetmesi, zamanın durması gibi kavranması güç durumları içeren bir olgu olduğu için beni aşıyor. Bilgisayarlar bir yana, zaten çoğumuzun beyni başka kaynaklardan yüklenen bilgi bombardımanından sersemleşmiş halde. Ancak yine de bu konuya değinme gereğini duydum. Çünkü hayat bana, çığırından çıkmışçasına gidişlerin eninde sonunda bir engele çarpmaya mahkum olduğunu öğretti.

 

Dış dünyadan gelen bilgi bombardımanının en sevimsiz yanlarından biri, ulaşan bilgi sayısının giderek artmakta olmasının yanı sıra, bunların seçiminiz dışında size ulaştırılıyor olması. Posta kutunuzda ya da elektronik postanızda sizin talep etmediğiniz ve sizi aslında hiç ilgilendirmeyen bilgi ve reklam tomarlarıyla karşılaştığınız zaman kendinizi tacize uğramış hissedebiliyorsunuz, çünkü silinecek ya da çöpe atılacakları ayıklamak, her birine bakmanızı gerektiriyor.

 

İnsanlar çoğu zaman mutluluk ile hazzı birbirine karıştırıp, kendilerine haz veren yaşantıları mutluluk diye adlandırıyorlar. Çünkü bana göre mutluluk bir durum değil, süreç; dış etkenlere doğrudan bağımlı olmayan, iç dünyamızın derinliklerinden gelen ve zaman zaman buluşabildiğimiz bir yaşantı.

 

Batılılar Doğu olarak adlandırdıkları dünyalarla ilgili konularda, kendi bakış açıları doğrultusunda ciddi çalışmalar yapıp bunları yansız bilgilermiş gibi dünyaya sundukları için, çoğumuz Doğu’yu onların bakış açısından görmeye şartlandırıldık. Oysa Batı’nın, Doğu dediği dünyayı çözümleme yoluyla anlayabilmesi bana pek mümkün görünmüyor. Çünkü çözümleme lineer mantık izleyen Batılı bir yöntem, Doğulu denen dünyalara ise sezerek ve hissederek ulaşabilir ya da ulaşamaz.

 

Oscar Wilde vaktiyle şöyle demiş: "Günümüz insanları her şeyin fiyatını biliyor, ama hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar."

 

Çağın sloganı "Bilgi güçtür."

Bilgi güç mü, yoksa iktidar mı sağlıyor sorusunu da beraberinde getiriyor.

 

Neden hiçbir şeyi kararınca kullanamıyor, karşımıza çıkan her şeye saplanıp sonuna kadar tüketmek istiyoruz ki? Hayvanlar bizden daha asil; onlar gerektiği kadarını tüketiyorlar. Üstelik onlar dünyadan kaçmaya çalışmıyorlar, çünkü onlar dünyanın kendisi, biz ise onları dünyadan kovmaktayız.

 

Will Durant güzelliğin tanımını şöyle dile getirmiş: "...Güzellik, ona sahip olan bir kişiye hoşluk yaşatan bir nesne ya da şekildir. Aslında söz konusu nesne, güzel olduğu için ona sahip olana haz vermez, kendisine haz verdiği için onu güzel bulur... Sanat güzelliği yaratmaktadır; düşünce ve duygunun güzel ve yüce görünen biçimlerdeki ifadesidir; insanlarda, kadının erkeğe ya da erkeğin kadına verdiği temel zevkin dolaylı yansımalarını uyandırır..."

 

Araştırmalara baktığımızda, ilkel erkeğin kadınını seçerken bizlerin güzellik dediği şeyi pek düşünmediğini görüyoruz. O daha çok kadının yararlığıyla ilgilidir, bir kadını çirkin olduğu için reddetmek aklına bile gelmez. Eşlerinden hangisini daha hoş bulduğu sorulan bir Amerikan yerlisi kabile reisi, özür dileyerek bu konuyu hiç düşünmediğini ifade etmiş: "Yüzleri biraz daha hoş ya da daha az hoş olabilir, ama bana göre bütün kadınlar aynıdır."

 

Yaban toplumlarda, hayvanlarda da olduğu gibi, güzel görünmek için vücudunda birtakım değişiklikler yapan ya da süslemeler takan, kadından çok erkektir. Bonwick, Avusturalya’ da bedeni süslemenin erkeklerin tekelinde olduğunu yazar.

Birçok ilkel toplumda süslenme hakkı yalnızca erkeklere ait iken, zaman içinde kadınlar da kozmetiği keşfederek kullanmaya başlamışlar. Başlangıçtan beri kadın da erkek de süsü örtünmeye tercih etmişlerdir.

 

Güney Afrika’nın bir bölgesindeki yerliler yılda bir kez kasaba meydanında toplanıp aralarından birini yerel yönetici rolüne seçiyor, ardından hepsi onu kıyasıya pataklıyorlarmış, otoriteye karşı biriktirdikleri öfkelerinin katarsisini sağlamak amacıyla.

 

İnsanın kendine dönük yıkıcılığı eskiden beri bilinen bir olgu. "Çoğu zaman, düşmanlarımızın bizi yok etmesi için gerekli olan aracı kendimiz sağlarız." Cümlesi, İ.Ö. altıncı yüzyıldan günümüze kadar gelen Ezop Masalları’nın "Kartal ve Ok" adlı öyküsünden. Mencius’un "Başkaları tarafından aşağılanabilmesi için, insanın önce kendini aşağılaması gerekir" sözü ise İ. Ö. Dördüncü yüzyıldan.

 

"Karşımıza çıkıveren her türlü sorumluluğu sessizce kabul edivermek kendimize karşı en büyük sorumsuzluktur."    John Cage

 

Duyarlılık, başkalarının hissettiklerini kendimizle karşılaştırmadan hissedebilmemizi tanımlar. Bence, başkalarının hissettiklerini hissedebilmemiz, bizim de kendi iç dünyamızla ilişkimizi olabildiğince yalın bir biçimde yaşayabiliyor olmamızı gerektirir. Duyarlılık, yalnız duyguları değil, sezgileri ve sağduyuyu da içerir, çoğu zaman sözcüklere gerek duyulmadan.

 

Değersizlik duygusunun tohumları çocukluk yıllarında atılır, çocuğun, kendi dünyası olan ayrı bir varlık olarak algılanamamasından kaynaklanır.

 

Değersizlik duygusu bir anlamda eksiklik duygusudur, insanın başkalarını kendinden üstün görmesine neden olur, yakınları dışında. Onların kendisinin uzantıları gibi algılandığından onlar da kendi gibi değersizdir. Küçümsenme korkuları yaşayanlar, başkalarının bir eksiğini yakaladıklarında onları küçümsemeye hazırdır ya da başkalarını küçümseyenler küçümsenme korkuları olan insanlardır.

 

Diğer varlıklardan daha üstün ve gelişmiş olduğu sanısında olan uygarlaşmış insan, aslında bu gezegende yaşayan varlıkların en kırılganı. Kırılganlığından ötürü de yıkıcılığa eğilimli. Diğer varlıklar yalnızca hayatta kalabilmek amacıyla saldırgan davranışlarda bulunuyorlar. Uygarlaşma adına doğadan giderek uzaklaşan insan, bu kopukluğun getirdiği çaresi olmayan yalnızlığından ötürü yıkıcılıktan başka amacı olmayan saldırgan davranışlar sergileyebiliyor. Doğadan kopma bizleri zaten taşıyamayacağımız oranda birbirimize muhtaç hale getirmişken, şimdi de dünyaya kumanda edebilme umuduyla teknolojinin peşinden sürükleniyoruz, teknolojinin bizi yönetmeye başladığını idrak edemez halde. Sonunda, sezgilerden ve sağduyusundan uzaklaşmış, hem her şeyden ürken, hem her şeye meydan okuyan hırçın varlıklar haline geldik.

 

Hırs, saldırgan unsurları barındırır; tutku, hayat sevincini de içeren yaratıcılığı. Yetişme çağındaki gençler, içine doğdukları dünyada tutkuyu değil, hırsı, yani taşınması ağır bir yükü tanıyorlar. Kimi boyun eğiyor, kimi isyan ediyor, uyuşturucudan intihara kadar ulaşan kendine dönük yıkıcı davranışlarla. Üstelik, dibe doğru yol alırken başkalarını da dibe çekmeye çalışarak.

 

 

Kaynakça: "Hayat"-Prof.Dr. Engin GEÇTAN (5.Baskı)

 

www.denizce.com/

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

İşimiz "Nasıl" olacağına üzülmek değildir. "Nasıl" bağlılıktan ve inançtan çıkıp gelecektir. Nasıllar evrenin alanına girer. Evren her zaman siz ve rüyanız arasındaki en hızlı, en çabuk, en uyumlu yolu bilir. Eğer onu evrene havale ederseniz, verilen şeye şaşırırsınız ve gözünüz kamaşır; bu sihir ve mucizelerin gerçekleştiği yerdir. Onu her gün evrene teslim edin, ama bu asla bir angarya olmamalı. Tüm süreçte keyifli hissedin: mutlu, coşkulu ve uyumlu......

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS
flashcard ile resim çizmek
10 yaşındaki bir kızın resimleri
Farid Farjad.mutlaka dinleyin
mandala ya da fraktal. çizgiler ve renklerde yolculuk.
resim hocam
kara kalem tekniği anlatımı

Kategoriler

Arkadaşlar

Blogcu Yardım
Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:1
Son Sayfa |